Başlayan her şey bitmeye, gidilen her yol çıkmaz bir
sokağa çıkmaya mahkummuş gibi biter her mutluluk. Bitirdiğin bir kitabın
arkasından gelen hüzün gibi çöker üzerine, sanki bir daha eline kitap
almayacaksın gibi. Biten bir şey yoktur aslında, kötü bitişler de yaşanmaz
hiçbir zaman. Biterken hissedilen kötü duyguların karanlık fonu eşliğinde
hissedilenler kötü yapar o anı. Arkadan acıklı bir şarkı, yutkunamadığın tükmük
boğazına düğümlenmiş, sanki hiç gitmeyecek… Karşında gözlerin parlayarak
baktığın yüz canavarlaşmış, sana yaptığı haksızlığın etkisiyle daha da kırışık.
Daha önce görmediğin çirkinlikler sanki seni ondan bir an önce soğutmak
istercesine gözüne batar acımasızca. Gör ki ne kadar çirkin olduğunu girmesin
bir defa daha aklına diye. Gecenin herhangi bir saatinde geliverip de seni
uyandırıvercekmiş gibi duran yüz silinip gider, korkular boşa çıkar. Nefes
alamayacakmışsın zannedersin ama hayat hiç hız kesmez; yaşayacağın binlerce acı
köşeyi dönünce seni bekliyor, sabret ve senin için bilenen acıya kucak aç.17 Kasım 2013 Pazar
Biten Aşk ve Akabindeki Hüzün
Başlayan her şey bitmeye, gidilen her yol çıkmaz bir
sokağa çıkmaya mahkummuş gibi biter her mutluluk. Bitirdiğin bir kitabın
arkasından gelen hüzün gibi çöker üzerine, sanki bir daha eline kitap
almayacaksın gibi. Biten bir şey yoktur aslında, kötü bitişler de yaşanmaz
hiçbir zaman. Biterken hissedilen kötü duyguların karanlık fonu eşliğinde
hissedilenler kötü yapar o anı. Arkadan acıklı bir şarkı, yutkunamadığın tükmük
boğazına düğümlenmiş, sanki hiç gitmeyecek… Karşında gözlerin parlayarak
baktığın yüz canavarlaşmış, sana yaptığı haksızlığın etkisiyle daha da kırışık.
Daha önce görmediğin çirkinlikler sanki seni ondan bir an önce soğutmak
istercesine gözüne batar acımasızca. Gör ki ne kadar çirkin olduğunu girmesin
bir defa daha aklına diye. Gecenin herhangi bir saatinde geliverip de seni
uyandırıvercekmiş gibi duran yüz silinip gider, korkular boşa çıkar. Nefes
alamayacakmışsın zannedersin ama hayat hiç hız kesmez; yaşayacağın binlerce acı
köşeyi dönünce seni bekliyor, sabret ve senin için bilenen acıya kucak aç.9 Eylül 2013 Pazartesi
Keşkelerin Gölgesinde
Sen bu yazıları okurken ben artık o yazıları yazan kişi
olmayacağım. Dünya üzerindeki misafirlik gün sayacım artmış olacak. İlerleyen
yaşımla yeni şeyler öğrenip hayat tecrübemin yeni boyutlarıyla olayları idrak
etme kapasitem artacak çünkü yeni kitaplar okuyup yeni insanlar tanıyacağım;
fikirlerim değişecek. Hayatıma giren her
insan attıklarıyla (kazık) ve kattıklarıyla hacmimi büyütecek. Kusurlarım
azalmayabilir ama artmayacaktır da; garantisini verebilirim. Halihazırda
oturduğum evi de değiştirmişimdir belki, kesin daha iyisine geçmişimdir.
Gözlerim eskisi kadar iyi görmeyecek ve eskisi kadar mavi
değildir. Hayatın yüküyle solgunlaşmış ve daha bir mahçup bakıyordur. Gücüm
kuvvetim eskisi kadar yerinde de olmayabilir. Ne kadar zaman sonra okuyacağını
bilmiyorum ki; sadece ihtimalleri değerlendiriyorum. Ne olup ne bittiğini
bilemeyiz sonuçta, belki de ölmüşümdür. Yaşayamadıklarımı sineme gömüp, sadece
yaşadıklarımla sarmalayıp kara toprağa yatırmışlardır beni. Ölüm hiçbir
zaman ürkütmedi beni ama şu anda içimde kalanların pişmanlığını, “keşke”lerimi
hissettim. Gözü açık gitmek dedikleri de bu olmalı. Emin olduğum bir şey varsa
o da ben bu yazıları yazarkenki ben değilim.
Karanlık yollarda yürüyüp hayatını otomatiğe bağlamış ve
sürekli sinirli olmayı alışkanlık haline getirmiş omuzlara çarptım. Bilmediğin
yollarda adres sordum; senin tanımadığın insanlarla tanışıp,belki de duymak
istemeyeceğin şeyler yaşadım. Onlarla tartışıp kavga da etmiş olabilirim.
Tanınmayacak hale de gelmişimdir kesin; bilirsin nerde duracağımı bilmem.
Eskisi gibi her şeye kızmıyorum. Daha bir oturaklı oldum,
nihayetinde kocaman adamım artık. Bir kızım bir de oğlum var ve çok tatlılar.
Hayatımın sırtıma yüklediği yüklerin tüm ağırlığını onları görünce unutuyorum.
Sen bu yazıyı okurken belki de hayallerimizdeki hedefe ulaşıp dörde
tamamlamışızdır: iki kız, iki erkek. Herkese göre güzel olmasa da hayatıma
giren en güzel kadınla evliyim.seni unutmaya da onu tanıdıktan sonra başladım
zaten. Arada gelip gidenleri saymıyorum bile. Şu anda bir tanesinin bile
bırak yüzünü, ismini hatırlamıyorum.
Senin yüzün dahi çok uzaktan görülen siluet gibi, soluk ve silik…
Hayatım senden önce yoktu, seninle var oldu. Sen gittikten
sonra tarihçilerin deyimiyle adeta bir “fetret dönemi”. Ama “O” hayatıma
girince, bundan önce yaşadığım onca şey de neymiş dedim kendime. Yaşadığın onca
mutluluk varken çok mutlu olduğun her günde, daha önce yaşadıklarını unutup
“Her günümüz böyle olsun.” deyip en mutlu gününün o gün olduğunu düşünerek daha
önce yaşadığın onca mutlu güne ihanet etmiş gibi olursun ya, işte aynen öyle.
Bir ara geçmişimden pişman olacak oldum, şimdiki karım geldi
aklıma. Ona duyduğum sevgi, ola ki ondan ayrılırsam duyacağım pişmanlığa engel
oldu. Bu kadar sevdiğim bir şeyden nasıl nefret edebilirdim? Nasıl beddua
edebilirdim ona? İçim eriyerek baktığım kadına nasıl katılaşabilirdim? O an
hayatıma giren ve beni üzen herkesi affettim. Yıllarca onlara duyduğum nefreti
taşımışım sırtımda fark etmeden, hafifledim. Aklıma sen geldin onca
insanın arasından, demek ki unutmamışım. Unutamasam da kızmıyorum, lanet
etmiyorum; sadece affediyorum. Eskiden olsa affetmezdim. Affetmenin zarafetini,
kusurlu olmanın mükemmelliğini fark ettim. Hepimiz kusurluysak kesin bir gün
hata yapacaktık. Hani derler ya “Nasıl davranılmasını istiyorsan karşındakine
öyle davran”, bir gün affedilmek için de bugün affetmeliydik. Bağışlanmak
istiyorsak en azından, bunu denemeliydik.
Çok değişmişim değil mi? Nispet yapmış gibi olacak ama bütün
bunlar “O”nun eseri. O olmasaydı ne olurdu diye karşılaştırmaya girmeyeceğim. Yolda
görsem tanımam belki seni. Belki tanırım ama konuşamam, kusuruma bakma. Ben bu kadar
değiştiysem sen acaba ne haldesindir? Keşke bu bir monolog değil de
diyalog olsaydı. seni tekrar görebilseydim ve hala bıraktığım kadar güzel
misin, bakabilseydim. Keşke biz sevgili değil de iki iyi arkadaş olsaydık ve
ben seni her gün görebilseydim. Keşke sevgili ve arkadaş arasındaki o çizginin
öteki tarafına hiç geçmeseydik. Yaşadıklarımız farklı olacaktı ama sen hala
yanımda olacaktın. Keşke, keşkelerim bu kadar çok olmasaydı. Yine “keşke” demeye başladım ve bundan nefret
ediyorum. İşin içine sen girince keşkeler artıyor ve ben ağlamaya başlıyorum
yine. Keşkelerin bir sonu yok, yaşamadığımız çok fazla şey var sonsuzluk
denizinde. Bütün bunlar için üzülemem artık. Üzüldüğümde, tüm olan biteni kabul
ettiğimde peyda olan dinginlik bitiyor. Kızıyorum ve küfrediyorum ama kime?
Bütün bunları yaşayan da, olmasına sebep olan da ben iken kime, ne için kızayım?
Eğer bir gün bu yazıları okursan sakin karşıla, tercihlerinden pişman olma
sakın. Ufacık da olsa aklın çelinmesin. Hayat biz onu olduğu gibi kabul
ettiğimizde mutlu olmamıza izin veriyor. Umarım mutlusundur ve inanılmaz bir
hayat yaşıyorsundur. Hep mutlu kal, kendine iyi bak.
26 Ağustos 2013 Pazartesi
Bu Yol Nereye Gider?
Birisiyle yeni bir hayata başlarken nasıl da hiç bitmeyecekmiş gibi mutlusundur. Daha
önce yaşadıklarınızdan bahsetmezsiniz bile bazen. Ama gün gelip de ayrılık
vakti gelince o kadar zaman, bu kadar bilinmezle nasıl olup da başa çıktığına
şaşırır insan. İlk buluşmanın heyecanı ve hayalindeki insanı oluşturabileceğini
düşündüğün bir hammadde... Her gün bütün istenmeyen davranışların değişeceğine
olan inancın eksilmesi ve zamanla ümitsizliğin gelip yerleşmesi…
Bütün bunlar
olurken belki de karşıdaki senin onun hayatının dönüm noktası olduğunu anlıyor
ve sana git gide bağlanıyor. Mealen sen uzaklaşırken o yaklaşıyor. Sonlara
doğru neden ben böyle bir hata yaptım, neden böyle bir insanla yola çıktım diye
düşünürken tüm bağları koparan bir kavga. Her şey hiç başlamamış gibi eski
haline dönüveriyor. Karşındaki inmesi gereken durağı uyuyakalarak kaçıran yolcu
şaşkınlığında olaylara anlam vermeye çalışıyor.
Hayatın ne
zaman yüzüme güleceğini bilmeden yaşıyoruz. Belki yanından yüzüne bakmadan
geçtiğimiz bir insanda gizli, mutluluğumuzun sırrı; ama bilemiyoruz. Belki
sınıfımızda her görüşünde iç çeken, ama bizim daha parlak ışıklara dalmışken
fark etmediğimiz sönük birisinde. Neden insanlardan gülümsememizi esirgiyoruz?
Onlara samimi sıcacık bir bakış o anlarını, günlerini belki de tahmin
edebileceğimizden daha uzun bir zamanını değiştirecek. Ne zaman bu kadar cimri
olduk biz? Ne zaman vermeyi unuttuk, bedava sahip olduklarımızı; kim unutturdu
bize? Ne zaman kuşkuyla bakar olduk en yakınımızdakilere?
Hangi
milletin tarihinde bu kadar aşk hikayesi, bu kadar sevgi vardır; araştırın
bakalım. Biz insanı, insan olduğu için seven, gerektiğinde tek lokmasını aç bir
insanla, hadi insanı geçtim bir köpekle paylaşan bir milletiz. Zaman geçip,
bilim ilerledikçe kendimizi daha iyi tanıyıp, mükemmele bir adım daha
yaklaşmamız gerekirken her geçen gün insanlıktan daha da uzaklaşıyoruz.
Kendimize yabancılaşıp, medeniyeti zamanıyla bizden çalmış olanlara benzemeye
çalışıyoruz. Söylesenize: Biz nereye gidiyoruz?
Ne mi gördüm?
Bir taraftan bir taraf itiş kakış ilerlerken kendimi hiç de
iyi hissetmiyordum. Buraya hakkımı aramaya ve avazım çıktığı kadar bağırarak
özgür olduğumu bir anlık olsun hissedecektim. Size söylenen her şeyi kabul
etmek zorunda olduğunuz; mesela
ilkokulda gidilen resmi bayramlardaki geçit törenlerinde kendinizi koyun
gibi hissettiğiniz olmuştur. Bugün yürürken aynı hissi yeniden yaşadım. Bu
insanlar koyun olmadıklarını iddia ediyorlardı göğüslerini gererek ama en fazla
farklı yöne giden bir koyun sürüsüydüler farkında olmadan. Ne bir konuşma
yapıldı ne de bu gösterilerin amacının ne olduğu konusunda halk
bilgilendirildi. Varsa yoksa slogan, gürültü; hep de aynı laflar. Çevremizde
nereye gideceğimizi söyleyen elinde megafon olan zatlar( çobanlar) vardı
sadece. Eminim içlerinde neden orada olduğumuzu bilmeyenler bile vardı. Sadece
farklı görünmeye çabalayanlar için gibiydi gösteri. Duygulanmadım hiç,
bağıramadım bile. İçimde bir ses bir şeylerin yanlış yapıldığını söylüyordu. Toplumun
orta kesimi orada değildi. Eğer bu ezilen bedenlerin ve kandırılan beyinlerin
başkaldırısı ise, bu insanlar gerçekten orada olması gereken insanlar değildi.
Demokrasinin bir gereği olan “gösteri yapma” hakkını kullanıyorlardı ama en
azından oradakilerin amacı tam olarak o değildi. İşin ruhuna aykırı olan buydu.
Her kafadan ayrı bir ses çıkması bir yana samimiyet eksikti. Göz görmese de
kalp hissederdi bunu. Sadece ben; sağa sola saldırmaya başlayan, enerjisini
akıtacak başka mecra bulamamış, hak aramayı bilmeyen çünkü haksızlığa uğramamış
bir iki tane genci sakinleştirdim. Kimse provake etmeden bu kadar tetikte
olanlar için bir tane provakatör yeterdi ama çok şükür öyle birisi çıkmadı ve
gösteri başladığı gibi tadında devam etti.
Hazır başlamışken değinmeden geçmeyeyim: Polis de emekçi ve orta tabakanın insanıdır. Dağıtmaya çalıştığı halk kendi arkadaşları bile olsa verilen emirleri uygulamakla yükümlüdür. Kalben sizi desteklese bile belki de bildiği tek şeyi yapmaya devam edebilmek için emirleri yerine getirmek zorundadırlar. Aşırı güç kullananlarında celallenerek polise saldıran kişilere karşı sabredemeyen polis kardeşlerimizin yaptığını düşünüyorum. “simit sat ama onurunla yaşa” tarzı laflar edenleri şiddetle kınıyorum. Yeri geldiğinde hayat kadınlarını bile yaptığı işi önemsemeyerek destekleyenlerin bu tarz laflar etmelerini bencillik olarak yorumluyorum.
Yapılan gösteriler uzun zamandır uyuyan bir toplumun aslında
bir gözünün açık beklediğini göstermiştir. Bunun daha önce olması gerekse de “geç
olması hiç olmamasından iyidir.” Memnuniyetimizi dile getirmeliyiz. Medyanın
suskunluğu, ekmek veren eli ısırmama ahlakıdır, hoş görmek gerekir.
Bir yazılıda sorulan sorular ne kadar açık uçlu olursa olsun,
öğretmenlerin istediği cevap tektir. Öğrencilerin birçoğu yanlış cevap verse;
yani kendilerine göre doğru olan, ama aslında yanlış olan kararda hemfikir
olsalar bile bu, gerçeği değiştirmeyecektir. Neden öğretmenin dediğinin doğru
olduğu ayrı bir tartışma konusu: bazen sadece sınıfın hakimi o olduğundan
doğrudur dedikleri.
27 Haziran 2013 Perşembe
Bilmezler, biliyorum.
Her hayal kırıklığı sonrası yazasım gelir ama düşünüyorum da hayal kırıklarının müsebbipleri değiyor mudur acaba bu emeğe? Onlar arkalarında parçalanmış umutlar bırakırken acaba birazcık eziliyor mudur yürecikleri. Yürecikleri diyorum çünkü bu insanların küçük yürekleri vardır: Sadece kendi yaşamlarının devamını sağlayacak kadar atar, başkası için atamayacak kadar aciz…
Acaba hiç karşılık beklemeden bir şey yapmışlar mıdır? Gülümsemişler midir bir insanın yüzüne daha önce hiç görmedikleri ve bundan sonra da görmeyecekleri halde. Gerçi gülümsemek bile çıkar hesabı yapanların maskesi olmuş zamanımızda. Peki, “Gerçek” insanların takınacakları bir ifade, bir tavır yok mudur yapılmayan ve kapılmayan? Gerçek duyguları olan, “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan”; kısaca “insan aroması” değil, adamın hası olanlar nasıl tanıyacak birbirini?
Neden yaparlar ki böyle; sanki hayal kırıklığına uğramayacaklar kendileri? Acaba kendi yaşantılarının öcünü mü alıyorlar yoksa sırf zevk olsun diye mi yapıyorlar? Neden neden diye soruyorum ama acaba kendileri biliyorlar mı bunu yapmalarının nedenlerini?
Yağmurla Gelen

Yağmur yağmasaydı temizlenir miydi acaba bu şehir, arınır mıydı
günahlarından? Bir Hristiyan gibi olmasa da abdest alamaz mıydı bu
kadar zamanda? Terk edemez miydi yalanlarını bir süreliğine, sanki az sonra
namaz kılacak gibi ya da herhangi bir ibadete başlayacakmış gibi?
Neden sessiz olur bu şehrin yağmurları bilir misiniz? O abdest alırken herkes kendi günahlarını düşünür. "Acaba kurtuldum mu ben de vicdan azaplarımdan ya da yaptıklarımın ağırlığından?" diye sorguya çeker kendini. Herkesi bir “susma” alır götürür. Kendiyle hesaplaşmayı sevmez insan ama arkasından gelen, sanki elli kiloluk çimento torbasından kurtulmuşçasına rahatlama... Acaba yağmurlar, bu sebepten mi seviliyor çünkü sevilecek bir şeyi yok; ıslatıyor adamı. Anıların geçit töreni ve arkasından tüm ağırlıklardan soyunuverişimiz. Yağmur rahmettir tabi ki, ama kaçımız çiftçiyiz ya da hangimiz yediğimizin susuz yetişmeyeceğini bilerek düşünen?
Hayatlarımız o kadar geçirgenleşti ki gelen
geçenin haddini bilemedik, tutamadık hesabını gidenlerin. Dün “aşkım”
dediğimiz bugün “arkadaşım”ız oldu ansızın, hazırlıksız yakalandık. Biz
miydik bunu olmasına sebep, yoksa “Cilalı Dijital Çağ” mı tek günah
keçisi bütün bu olanların? Bu kadar basit insanlar mıyız ki hayatlarımız
sadece bir kişinin girmesiyle güzel hale geliyor veyahut gitmesi bizi
alt üst etmeye yetiyor?
Sevgili dediğimiz şey bugün var yarın yok. Evlenseniz bile bir gün bitme ihtimali her zaman var. Asıl olan ona duyduğunuz sevgi; bu muazzam olayın vücudunuzda yarattığı olağanüstü harikuladeliklerdir. Bunun olmasını sağlayan karşımızdaki insan değil; bizim ona bakış şeklimizdir. Çok iyi gördüğümüz bazı şeylerin daha sonra kötü çıkıvermesi ya da çok kötü zannettiklerimizin zamanla daha iyi bir hale dönüşmesi de bunun en büyük kanıtı değil mi?
20 Haziran 2013 Perşembe
Tarihin Ortanca Çocukları
Biz tarihin ortasında
doğduk. Geçmişte milletin anasını ağlatanları biz seçmedik, şimdikilerde de
punduna geldik. Kime sorsan şikayetçi ama hala başta, hala yükseliyor. Bununla
alakalı bir sürü iddia dolanadursun, geçmişte de siyasetin içinde olan
“muhalefet” neden geçmişini sorgulamıyor? Yoksa sorgulayamıyor mu? Herkesin
kendi köşesine çekilip kendi seçmeni için vaatlerde bulunduğunu, başa
geçtiklerinde ilk işlerinin kendi adamlarını önemli mevkilere getirmek olduğunu
ne zaman unuttular? Mecliste önemli bir revizyon olmadı ki! Eskiden hükmedenler
bugün muhalefet ediyor. Boşuna çıkıp da ötekilerin yediği herzeleri anlatıp
bundan nemalanmaya çalışmasınlar; bilenler hatırlıyor onların da ne mal
olduğunu. Milletin alın terini iç ederek kurdukları imparatorluklardan beslenen
haramzade piçlerinin yediği naneler hala unutulmamışken ne zaman sütten çıkmış
ak kaşık oluverdiler?
İnsanların kafasındaki sağ-sol ayrımını bile güttükleri
saçma politikalarla kendileri oluşturdular. Sağcılar dindar, solcular dinsiz
oldu bunların sayesinde. Bu akımların arkasından gidenler de sağ olsun
gittikleri yolun hakkını vererek dindar ve dinsiz diye kutuplara ayrıldılar.
Bunlar siyasi görüşlerdi ama inanç sistemimizi bile şekillendirdi taklit
yoluyla. Semboller kullandılar insanları etiketlemek için. Hiç unutmuyorum
bizim lisede olduğumuz zamanlarda ülkücüler Türk Bayrağı, Chp’liler Atatürk
rozeti takıyordu. Ülkücüler Atatürk’ü dışlamanın oy kaybettirdiğini fark
ettiler ve zamanla bağırlarına bastılar. Kendi saçma siyasetleriyle milleti
yıllarca uyuttular. Yeri geldi kendi yolsuzluklarını unutup belgelerle
kameralar karşısına geçtiler, yeri geldi aksi anlaşmalarda imzası olduğu halde ip
falan attılar paçayı kurtarırız ümidiyle.
Başta oldukları zamanlarda azıcık insanların nabzını
kontrol etseler, birazcık kulak verseler şimdi şu durumda olmayacaktık. Namaz
kılan adamın sicilini bozmakla tehdit ederken, “özgür düşünce”nin evi olması gereken
üniversitelerde öğrenci fişlerken, ihaleleri dava arkadaşlarına vererek değeri 1
lira olan şeyi 100 e alırken; işine gelmeyen herkesi anarşist ilan ederek
sistemin dışına çıkartırken; halktan kopuk, onu anlamayan ensesi kalın kodaman
dinazorlar olarak siyasi ömürlerini tükettiler. Geçmişte bu kadar yanlışlığı
gören insanların umutlarını demirleyecekleri bir liman gerekiyordu ve bu
kullanıldı: Yeni Mesih dünyaya tanıtıldı. Seçildi ama hapis cezası aldığı için
kanunun değişmesi gerekiyordu. Gerekli düzenlemeler yapılarak demokrasinin özrü
telafi edildi. İlk başlarda “kimsesizlerin kimsesi” olan şahıs, zamanla küresel
düzenin bir parçası oldu. Nasıl olmasındı ki? Olmayan kim yaşayabilmişti de o
direnecekti buna? Dünyanın dönmesinde parmağı olan tüm şeytanlarla masaya
oturuldu ve anlaşmalar imzalandı. Strateji geliştirildi insanların olan biteni
anlamaması için. Senaryo o kadar güzel kurgulanmıştı ki ışıkçısından tut
dublörüne kadar herkes bu kirli oyundan sebepleniyordu. Kimlerinin artık
ekmeğine yağ sürüldü, kimileri kuru ekmeğe muhtaç bırakıldı.=>>>devamı gelecek...
11 Şubat 2013 Pazartesi
Sevmek ya da Sevmemek, İşte Bütün Mesele Bu
Sevmek, onun için ölmek değil; daha bir iştahla yaşamak ve
hayattan aldığımız tadı arttırmaya çalışmaktır. Oranı buranı kesmek, sülük gibi
yapışıp tehditle karışık “ Ya benimsin ya toprağın!” demek de değildir. Yeri
geldiğinde sadece o daha mutlu olabilecek diye çekip gitmektir. Bakışlarından
etkilenip geri döner ve tekrar seni terk ederken aynı acıyı yaşar belki diye
ona zarar vermemek için yüzüne bile bakmamaktır bazen. Sevmek paylaşmaktır, bir
nev’i duygu transferi. Zamanını onunla geçirmek ve senden ayrı olduğu
zamanlardaki “ İyi mi acaba?” endişesinden öç almaktır. Bir “drama” şeklinde
yaşadığınız ayrı hayatları, bir “romantik komedi”de birleştirme çabasıdır
aslında. Korkularının birçoğunu dizginleyip, onun korkmamasını sağlamak için
sarılmaktır anlayana. Daha önce yenik ayrıldığın savaşları unutup yeni bir
kavga için kolları sıvamaktır. Tüm zorluklara rağmen hayata gülümseyerek
bakmak, gelen her felakette bir hikmet aramayı öğrenmektir.
Üzüleceğin zamanlar olacaktır elbette, bunları atlatmanın en
iyi yolunun onun bakışlarına sığınmak olduğunu fark edeceksin. Bakışları damarlarında bir genişleme ve
kalbinde bir hızlanmaya sebep olacaktır, korkmayasın. Sana söylediği her sözde
bir ima aramaya kalkmamalısın. Seni sevdiğine itimadın tamsa, söylediği sözler
kötü bir yere gitmek için söylenmemiştir kesinlikle. Amacı “aşk” olan bir cümle
ne kadar yanlış olabilir ki zaten. Ona güven ve bunu belli et her fırsatta:
sözlerinle, bakışlarınla ve hareketlerinle… Kadınlar asla tek yoldan gönderilen
iletiyle yetinmezler çünkü. Ona, yeni doğmuş bir bebeği severmiş gibi dokun. Onu
incitmeyeceğinin kanıtıdır bu. Asla onurunu kırıcı sözler söyleme ve yaptığı
şeyleri eleştiriyorsan bile olumlu bir dille eleştir çünkü kadınlar yetersizlik
duygusuyla başa çıkamazlar çoğu zaman. Ne kadar iltifat edersen et doymazlar
ama abartıya kaçtığını da hemen anlarlar; gerçekçi olman gerekiyor. Yapmasını
istemediği bir şey için onu zorlama; albeni katamıyorsan yapmanızı istediğin
şeye, ısrar etmen seni küçük düşürür, istediğini yapmana yardımcı olmaz. Elinden
gelenin en iyisini yap çünkü geleceğini senin üzerine kuruyorsa başarılı olman
ilişkinize olan güvenini arttıracaktır. Eğer bunlara rağmen hala birlikteliğinizde
mutluluğa ulaşamadıysan, söylediklerimin hepsini unut ve aşağıda yazacaklarımı
yapmaya koyul. Korkarım ki sen “standart” bir kızla birliktesin.
Ona verdiğin değeri fazla gösterme ve her yaptığını eleştir.
Arada bir laf sok ki senin ondan zeki olduğunu fark edip sana hayranlık
beslesin. Seni yanlış anlayacağını düşünme; her isteğini, bu istekler çok açık saçık da
olsa, ona söylemekten çekinme. Kendinin arzulandığı fikri onu sana daha da
yaklaştıracaktır. Yersiz kıskançlıklarla onu sıkıştır. Her öküzün altında bir
buzağı ara ki onu çok sevdiğin illüzyonuna kapılsın. Arada onunla ilgili
hayallerinden bahset, sonra onu dahil etmediğin bir hayalini anlat ki sendeki
yerinden asla emin olamasın. Etrafına boncuk dağıtmayı da ihmal etme. Her kıza
kuyruk salla, etrafındaki kızları kıskanarak sevgisi artsın ki aslında bu bir
kaybetme korkusudur, o bunu bilmiyor. Yapabilirsen sana tavsiyem, en yakın
arkadaşlarına yavşa ki devamlı olarak kıskanabileceği birileri olsun etrafında.
Arada bir anlattıklarını dinle, arada onu seviyormuş gibi yap ve çok fazla ilgi
göster. Ertesi gün hiç arama, merak etsin seni. Telefonunu bile kapat ki “Başka
kızların yanında mı acaba?” düşüncesi, onu yiyip bitirsin. Altın kural: Hep
iste, arada bir ver. Biraz fazla mutlu olsa hemen yaşamla olan savaşı
monotonlaşacaktır çünkü o zoru seviyor. Seni kazanmak belki de hayatındaki ilk
ve son savaş olacak. Savaş görmemiş biri için çok görme bunu ona. Heyecan
arıyor ve bir şeyleri kazanmak için çabalamak istiyor. Yerli yersiz entrikalar
onun hoşuna gidiyor işte. Dizilerde görmeye alışık olduğu sahneleri yaşamak
istiyor besbelli, yaşat bunu ona. Aldat onu, hatta başka birini daha al
hayatına ama sakın bunu ona sensiz olamayacağını anlamadan belli etme! Başka
biri olduğu zaman hayatında değerin bir kat daha artacaktır çünkü emsali var
artık, savaşması gerekiyor eğer seni gerçekten istiyorsa. Savaşıyor diye ona
acımayasın sakın; acırsan, acınacak duruma düşersin.
Başlangıçta kocaman ve görkemli bir çınar misali yükselsin
diye atılan aşk tohumu entrikalarla nasıl da kirletildi. Her şeye kadir olması
gereken, tüm zorlukların üstesinden gelmenizi sağlayacak o mukaddes hisler
nasıl da kişisel hırslarımızın ve küçükken yeterince oynayamadığımız oyunların
kurbanı oldu, yazık! Kocaman insanlardık halbuki ve her şeyi nasıl da iyi
biliyorduk. Buna rağmen yenildik ve hiç gerek yokken mutlu olma ihtimallerimizi
yok saydık. Bütün bunların farkında olup da nasıl düşebildik bu tuzağa
söylesenize bana. Görmediğimiz o kadar çok şeye inandık da aşkı niye ıskaladık.
Sadece biraz inanç ve sabır gerekiyor mutlu olmak için, bunu mu anlayamadık?
Bildiğin en güzel şarkıları dinlemiş ya da en güzel şekilde
söylemiş olman önemsiz artık onun için. Yaşadığınız ilkler tarihin karanlık taş
koridorlarında sonsuza kadar yankılanan ışık oyunları sadece bundan sonra.
Yazdığın ve kurduğun onca güzel cümle sanki söylenmemişçesine, o kıpırtılar hiç
olmamışçasına tüm yaşananlar ve hissedilenler bir yalandan ibaretmiş gibi bahsi
bile açılmıyor, utanılırcasına. Kısacık tarihinizin kitaplarda yer alma
ihtimali kalmadı artık. Kapat ışığı ve uyu artık sen de ya da yüzünü yıka ve
uyan gerçeklere!
26 Ocak 2013 Cumartesi
Gençlik ve Toplum
Neden uzaklaşır insanlar sizden
bilir misiniz? Aileniz bile neden zamanla sizden uzaklaşır? Hayatın zamanla
sizi yıpratarak çirkinleştirmesi mi, yoksa kalbinizin eskiyen günlerle
sertleşerek dilinize yansıması mı uzaklaştırır?
Toplumun size biçtiği rollere
geçme yaşınız geçtiği zaman, beklentileri karşılayamamaya başlarsınız. Babanız
ev bütçesine katkıda bulunmanızı ister ama sizin işiniz bile yoktur. İşiniz
olsa diyecek söz bulamayacak, hatta konuşacak zamanınız bile kalmayacaktır.
Evden de atamaz çünkü bizim toplumumuzda kovma yoktur; gitmesi için buğuz etme
vardır. Git diyemediği için de sizden istediklerini en mükemmel şekilde
yapmanızı bekler, en azından işlerimi görsün ister. Mükemmelin hali hazırda bir
sınırı olmadığından da bir türlü tatmin olmaz. Anneler de zamanla kendileri de
ezildiği halde, kurtulmanın yolunun babanın tarafını tutmak olduğunu
anlamışlardır zamanla ve sizi o da sıkıştırmaya başlar. Bu konuda kız çocukları
biraz daha şanslıdır. Onlar koca bulduğu takdirde bu kafa şişirme daha
sıkıntısız geçer. Evde kendini oraya ait gibi hissetmeyen genç erkek zamanla
koptuğu ailesiyle daha az samimi olmaya, onlarla daha az vakit geçirmeye
başlar. Tabi bu da ailesi tarafından hoş karşılanmaz. Sanki onlar dışlamamış
gibi bir de gönül koyarlar. Genç iki arada bir derede; geleceğiyle ilgili
çalışmalar mı yapsın yoksa ailesinin harçlık vermemesiyle bozulan maddi
durumunu mu düşünsün, bilemez hale gelir. Bunalımlardan bir türlü çıkamaz.
Kimse onu anlamaz ama yine de eleştirmekten geri durmazlar. Genç
arkadaşlarından bazılarının durumuna bakar: aileleri onlara harçlık konusunda
bonkördürler ve onun ailesi kadar şey de istememektedirler. Bu onu da bir
bunalım sebebi sayar ki öyledir de.
Cebinde parası olmayan insan
etrafına bakarken bile kendinden emin değildir. Çünkü günümüzün “temizleyicisi”
paradır. Paranın üstesinden gelemeyeceği hiçbir dert yoktur. Bu çok önemli
materyalin yokluğu en büyük dertlerden olması da normal karşılanmalıdır. Bir
yere oturup bir şeyler içsen para, arkadaşlarının yanında herhangi bir acil
durumda lazım olacak ilk şey para… Zamanla parasızlığı yüzünden arkadaşlarının
da yanına gitmemeye başlar. Çünkü yanlarına oturmanı isteseler bile devamlı
senin masrafını da çekmez kimse. Ismarlasalar bile zamanla başına
kakmayacaklarının garantisi yoktur. Onlarla da iletişimin bozulunca derdini
anlatacak kimsen kalmamıştır. Zaten günümüzde insanlar çoğu zaman bir şeyleri
yapıyormuş gibi görünmek için yapmaktadırlar. Derdinizi gönülden dileyecek ve
derdinizle dertlenecek insan bulmak imkansız hale gelmiştir. Herkes her şeyi
bilir, her şey hakkında konuşabilir ama sizi eleştirmek için kullanırlar bu
yeteneklerini(!). Hiçbir arkadaşınız bir derdinize çare olmaz, hiçbir konuda
size yardımcı olmaz ve üstüne üstlük eleştirirler. Kimsenin seni anlamadığını
düşünmeye, derdini kimseyle paylaşmamaya başlarsın. Halbuki sen öyle misin?
Onlar derdini anlattığı zaman üzülüp, bir çare aramıştın. Belki onlardan bile
fazla düşünmüştün.
Yalnızsın artık; tüm dertler senin
sadece. İnsanlar sadece seni eleştiriyor ve ayıplıyor. Umurlarında da değilsin
aslında, neden öyleymiş gibi davranıyorlar? Sanki senin bir şey olup olmaman
onları mutlu edecek? Sen bir şey yapmaya çalıştıkça onlar yine beğenmeyecek ve
eleştirecekler acımasızca. Kendi çocuklarını senle kıyaslayacak; onlarda
olmayanlar için çocuklarını suçlayacak, sende olmayanlar için de seni
ayıplayacaklar. Yaptıklarını değil hep yapmadıklarını görecekler. Yaptıkların
için sana teşekkür edecekleri ya da seni tebrik edecekleri yerde yapmadıkların
yüzünden seni kınayacaklar. Sağda solda dedikodunu yapacaklar. Bunu en
yakınların bile yapacak: amcan, dayın, halan, teyzen, deden, ninen… Bunlar sana
garip gelmesin; annen, baban bile senden razı değilken insanların tatmin
olmasını nasıl beklersin ki!
İstersen dünyayı değiştir,
karşındaki insanın istediği şekilde değiştirmemişsen yine eleştirilirsin.
Kendilerinin ömürleri boyunca dünyayı değiştirmeyi denememiş olması önemli
değil. Onlar hiçbir şey olsa da eleştirmeye dilleri döndüğü sürece seni rahat
bırakmayacaklar. Seni sevenler bile senden olamadıkları şeyleri olmanı
bekleyecekler. Senin için planladıkları hayat seni mutlu etmek zorunda! “Hem
herkes sevdiği işi mi yapıyor. Herkes mecburiyetten bulunduğu yerde kalmayı
tercih ediyor. Hayat zor ve sen bunu bilmiyorsun. Bekara avrat boşamak kolay,
senin beğenmediğin işleri havada kapacak nice insan var, sen iş beğenmiyorsun.
Çalışsan bile bir faydasını mı gördük? Kendin kazanıp kendin yedin: Eve bir şey
mi getirdin?” Tanıdık gelmedi mi bu cümleler size? Duymadıysanız bile her an
duyma ihtimaliniz var. Ben sanki istemiyorum artık hayatım düzene girsin,
evlenip çoluk çocuğa karışayım. Herkes beni benden daha çok düşünüyor(!). ben
mutluyum zaten ömrümün en verimli döneminde hayata daha başlayamamış olmaktan.
Arkadaşlarım iş güç kurup, hayatlarına başlamışken ben başlangıç çizgisinde
oturmaktan gocunmuyorum. Kardeşim bile evlenecek, benim kız arkadaşım bile yok!
Uzun süre düşündüm ve şunu fark
ettim: insan hayat oyununu oynamayı iyi bilecek. Gerektiğinde annesine babasına
bile dürüst olmayacak. Çünkü onlar da senin açıklarından faydalanıyorlar.
Herkese duymak istediklerini verecek, siyaseti hayatından uzak tutmayacaksın.
Gerekirse sadece baban istediği için salak arkadaşlarının yanında oturacak,
sadece annen istiyor diye babanın karşısında susacaksın. Dürüst olmayı
düşünürsen eğer bunu zengin olduğun bir zamana ertelemelisin. Günümüzde kimse
zengin birinin eleştirisine karşı çıkmıyor, ağzına sıçsa sesini çıkartmıyor
yeri geldiğinde. Çünkü herkes beklentisi olanlardan bir şeyler bekliyor. Zengin
adama senin ne yararın dokunacak ki senden çekinsin. Herkes dürüsttür ama bütün
bunlar cereyan ederken. Kimse içinde dolaşan tilkiyi göstermez.
Bir şey yapmak istiyorsanız eğer
kimseye kulak asmayın, canınız nasıl davranmak istiyorsa öyle davranın. Sadece
duymak istediklerinizi duyun, geri kalanlara kulağınızı tıkayın. Kimseyi
önemsemeyin; o an neyi gerektiriyorsa öyle davranın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)