27 Haziran 2013 Perşembe
Bilmezler, biliyorum.
Her hayal kırıklığı sonrası yazasım gelir ama düşünüyorum da hayal kırıklarının müsebbipleri değiyor mudur acaba bu emeğe? Onlar arkalarında parçalanmış umutlar bırakırken acaba birazcık eziliyor mudur yürecikleri. Yürecikleri diyorum çünkü bu insanların küçük yürekleri vardır: Sadece kendi yaşamlarının devamını sağlayacak kadar atar, başkası için atamayacak kadar aciz…
Acaba hiç karşılık beklemeden bir şey yapmışlar mıdır? Gülümsemişler midir bir insanın yüzüne daha önce hiç görmedikleri ve bundan sonra da görmeyecekleri halde. Gerçi gülümsemek bile çıkar hesabı yapanların maskesi olmuş zamanımızda. Peki, “Gerçek” insanların takınacakları bir ifade, bir tavır yok mudur yapılmayan ve kapılmayan? Gerçek duyguları olan, “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan”; kısaca “insan aroması” değil, adamın hası olanlar nasıl tanıyacak birbirini?
Neden yaparlar ki böyle; sanki hayal kırıklığına uğramayacaklar kendileri? Acaba kendi yaşantılarının öcünü mü alıyorlar yoksa sırf zevk olsun diye mi yapıyorlar? Neden neden diye soruyorum ama acaba kendileri biliyorlar mı bunu yapmalarının nedenlerini?
Yağmurla Gelen

Yağmur yağmasaydı temizlenir miydi acaba bu şehir, arınır mıydı
günahlarından? Bir Hristiyan gibi olmasa da abdest alamaz mıydı bu
kadar zamanda? Terk edemez miydi yalanlarını bir süreliğine, sanki az sonra
namaz kılacak gibi ya da herhangi bir ibadete başlayacakmış gibi?
Neden sessiz olur bu şehrin yağmurları bilir misiniz? O abdest alırken herkes kendi günahlarını düşünür. "Acaba kurtuldum mu ben de vicdan azaplarımdan ya da yaptıklarımın ağırlığından?" diye sorguya çeker kendini. Herkesi bir “susma” alır götürür. Kendiyle hesaplaşmayı sevmez insan ama arkasından gelen, sanki elli kiloluk çimento torbasından kurtulmuşçasına rahatlama... Acaba yağmurlar, bu sebepten mi seviliyor çünkü sevilecek bir şeyi yok; ıslatıyor adamı. Anıların geçit töreni ve arkasından tüm ağırlıklardan soyunuverişimiz. Yağmur rahmettir tabi ki, ama kaçımız çiftçiyiz ya da hangimiz yediğimizin susuz yetişmeyeceğini bilerek düşünen?
Hayatlarımız o kadar geçirgenleşti ki gelen
geçenin haddini bilemedik, tutamadık hesabını gidenlerin. Dün “aşkım”
dediğimiz bugün “arkadaşım”ız oldu ansızın, hazırlıksız yakalandık. Biz
miydik bunu olmasına sebep, yoksa “Cilalı Dijital Çağ” mı tek günah
keçisi bütün bu olanların? Bu kadar basit insanlar mıyız ki hayatlarımız
sadece bir kişinin girmesiyle güzel hale geliyor veyahut gitmesi bizi
alt üst etmeye yetiyor?
Sevgili dediğimiz şey bugün var yarın yok. Evlenseniz bile bir gün bitme ihtimali her zaman var. Asıl olan ona duyduğunuz sevgi; bu muazzam olayın vücudunuzda yarattığı olağanüstü harikuladeliklerdir. Bunun olmasını sağlayan karşımızdaki insan değil; bizim ona bakış şeklimizdir. Çok iyi gördüğümüz bazı şeylerin daha sonra kötü çıkıvermesi ya da çok kötü zannettiklerimizin zamanla daha iyi bir hale dönüşmesi de bunun en büyük kanıtı değil mi?
20 Haziran 2013 Perşembe
Tarihin Ortanca Çocukları
Biz tarihin ortasında
doğduk. Geçmişte milletin anasını ağlatanları biz seçmedik, şimdikilerde de
punduna geldik. Kime sorsan şikayetçi ama hala başta, hala yükseliyor. Bununla
alakalı bir sürü iddia dolanadursun, geçmişte de siyasetin içinde olan
“muhalefet” neden geçmişini sorgulamıyor? Yoksa sorgulayamıyor mu? Herkesin
kendi köşesine çekilip kendi seçmeni için vaatlerde bulunduğunu, başa
geçtiklerinde ilk işlerinin kendi adamlarını önemli mevkilere getirmek olduğunu
ne zaman unuttular? Mecliste önemli bir revizyon olmadı ki! Eskiden hükmedenler
bugün muhalefet ediyor. Boşuna çıkıp da ötekilerin yediği herzeleri anlatıp
bundan nemalanmaya çalışmasınlar; bilenler hatırlıyor onların da ne mal
olduğunu. Milletin alın terini iç ederek kurdukları imparatorluklardan beslenen
haramzade piçlerinin yediği naneler hala unutulmamışken ne zaman sütten çıkmış
ak kaşık oluverdiler?
İnsanların kafasındaki sağ-sol ayrımını bile güttükleri
saçma politikalarla kendileri oluşturdular. Sağcılar dindar, solcular dinsiz
oldu bunların sayesinde. Bu akımların arkasından gidenler de sağ olsun
gittikleri yolun hakkını vererek dindar ve dinsiz diye kutuplara ayrıldılar.
Bunlar siyasi görüşlerdi ama inanç sistemimizi bile şekillendirdi taklit
yoluyla. Semboller kullandılar insanları etiketlemek için. Hiç unutmuyorum
bizim lisede olduğumuz zamanlarda ülkücüler Türk Bayrağı, Chp’liler Atatürk
rozeti takıyordu. Ülkücüler Atatürk’ü dışlamanın oy kaybettirdiğini fark
ettiler ve zamanla bağırlarına bastılar. Kendi saçma siyasetleriyle milleti
yıllarca uyuttular. Yeri geldi kendi yolsuzluklarını unutup belgelerle
kameralar karşısına geçtiler, yeri geldi aksi anlaşmalarda imzası olduğu halde ip
falan attılar paçayı kurtarırız ümidiyle.
Başta oldukları zamanlarda azıcık insanların nabzını
kontrol etseler, birazcık kulak verseler şimdi şu durumda olmayacaktık. Namaz
kılan adamın sicilini bozmakla tehdit ederken, “özgür düşünce”nin evi olması gereken
üniversitelerde öğrenci fişlerken, ihaleleri dava arkadaşlarına vererek değeri 1
lira olan şeyi 100 e alırken; işine gelmeyen herkesi anarşist ilan ederek
sistemin dışına çıkartırken; halktan kopuk, onu anlamayan ensesi kalın kodaman
dinazorlar olarak siyasi ömürlerini tükettiler. Geçmişte bu kadar yanlışlığı
gören insanların umutlarını demirleyecekleri bir liman gerekiyordu ve bu
kullanıldı: Yeni Mesih dünyaya tanıtıldı. Seçildi ama hapis cezası aldığı için
kanunun değişmesi gerekiyordu. Gerekli düzenlemeler yapılarak demokrasinin özrü
telafi edildi. İlk başlarda “kimsesizlerin kimsesi” olan şahıs, zamanla küresel
düzenin bir parçası oldu. Nasıl olmasındı ki? Olmayan kim yaşayabilmişti de o
direnecekti buna? Dünyanın dönmesinde parmağı olan tüm şeytanlarla masaya
oturuldu ve anlaşmalar imzalandı. Strateji geliştirildi insanların olan biteni
anlamaması için. Senaryo o kadar güzel kurgulanmıştı ki ışıkçısından tut
dublörüne kadar herkes bu kirli oyundan sebepleniyordu. Kimlerinin artık
ekmeğine yağ sürüldü, kimileri kuru ekmeğe muhtaç bırakıldı.=>>>devamı gelecek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)