25 Aralık 2012 Salı

KISA VE ETKİLİ BİR AŞK

Uzun süredir etkisini sürdüren serin hava yerini güneşli bir güne bırakmıştı. Her zaman olduğu gibi öğrenciler derse istemeye istemeye gelmişlerdi. Havanın ısınmasına sevinip ötüşen kuşlar gibi mutluydular bir yandan da.
Semih okulunu uzatmış bir öğrenciydi. Ama bunun mesuliyeti tamamen ona da ait değildi. Başarısız her öğrenci gibi suçu hocalara atıyor, sinirlendiğinde de içinden onlara hep kızıyordu. Halbuki buraya geldiğinde böyle olabileceğini söyleseler güler geçerdi. İlk görenlerin hep dikkatini çekmiş, kısa zamanda bir sürü arkadaşa sahip olmuştu. Üniversitenin namını eskiden beri duyduğu için de hiç gözü korkmamıştı bu popülerlikten. Tanıştığı insanlar çeşit çeşit… hepsini kafasında kendine has özelliğiyle kodlamıştı. Hani birini sorsanız, hemen o şahsa özel görüntü gelir ve anlatmaya başlardı. Arkadaşlarının aklında da ‘’hareketli’’ diye kodluydu. Bir dakika yerinde duramaz, arkadaşları da onu bu huyundan dolayı az eleştirmezlerdi hani.
Babası sıcakkanlığını, insanlarla hemen içli dışlı olmasını, (hiç göstermese ve çoğu inanmasa bile) saflığını bildiğinden, disipline olması için dini bir cemaatte kalmasını istemişti. Cemaat evinde herkes ona çabucak alışmış fakat tam olarak kabullenememişlerdi. Onun hareketlerini kendi çerçeveleri içinde değerlendirmişler; geçer not vermemişlerdi. Semih’e; söylediklerinde umursamayacağını bildikleri halde nutuk atıyorlar, eleştiriyorlar… Bir süre sonra (kendi düşüncelerine göre) düzelmeyince ipleri hepten koparmaya karar verdiler. Fakat işin garibi bunu Semih’in bilmemesiydi. Ona  kötü davranıyorlar ama o, onların hakkında verdikleri kararın farkında değil.Cemaatten çıktıktan sonra birkaç defa ev değiştirdi. Neredeyse her gruba girip çıktı. Fakat aradığı samimi davranışları hiçbirisinde bulamadı.
Arkadaşları arasında tabi ki kızlar vardı. Üniversitedeki kızlar hakkında görüşleri hergün değişiyordu çünkü her gördüğü, tanıdığı kız ona farklı şeyler öğretiyordu. Okuduğu kitaplarda kızları ve aşkı tanımasına katkı sağlıyordu. Hatta bir seferinde Nazan BEKİROĞLU’ nun ‘’ Yusuf ile Züleyha ’’ sını okumuş, orada anlatılan aşka aşık olmuştu. O heyecanla aşık olmayı çok istedi ama nasip olmadı ona. Hiç birisine bağlanıp körü körüne aşık olamadı. Ama o kadar istedi ki bunu bir süre sonra hayatının düzene girmesini bile buna bağlayacak kadar hayale daldı. Aramaktan yoruldu bir gün ve aramayı bıraktı. Bırakması okuluna odaklanmasını sağladı. Geride o kadar ders bırakmıştı ki toplaması zaman aldı. 5. Senesinde bitirebilmeyi umuyordu ki hoca alttan aldığı bir dersin açılmadığını ve seneye alabileceğini söyledi. Semih ilk başta hocanın onunla dalga geçtiğini sandı ama işte böyle bir saçmalık onun başına gelmişti. Bu sene 6. Sınıf: yine bitirmeye çalışıyor.
Başına gelenleri düşündü: Bu şehirden ne zaman gitmeyi kafasına koysa, bir engel çıkıyordu. Ne vakit ‘’ Yeter artık,bu sene bitireceğim’’ dese, bir şeyler oluyor ve yine gidemiyordu. ‘’ Belki de ‘’ dedi, ‘’Belki de benim kaderimde hala bu şehirde olmak var’’. Şimdiye kadar dört bir yandan çekiştirildiğini fark etti. Ailesi onun okulu bitirip sılaya dönüşünü bekliyor ama o bitiremiyor… Çok defalar buraya yerleşmeyi düşündü ama bu şehre ait acı tatlı hatıralarını unutmayı istiyordu.
Okula geldiğinde Ersin’ i aradı ilk önce. Çünkü o biliyordu hangi sınıfta derse girildiğini. Ondan gelen mesajla sınıfa yöneldi. Sınıfa girdi ve Ersin’in yanına oturdu. Sınıf öyle hareketliydi ki ‘’ Havaların ısınması herkesin kanını kaynatmış galiba ‘’ diye düşündü. Ersin’in anlattıklarını duymazdan gelip sınıfı seyretmeye başladı. Erkekler sol taraftaki sıralarda oturmuşlar; hararetle, gürültüden duyamadığı bir şeyler tartışıyor, kimi de birbiriyle şakalaşıyor. Sağ taraftaki sıralar neredeyse tamamen kızdı. Kendinin oturduğu sıralar karışıktı. İki önündeki sırada üç kız arkadaş oturmuş, birinin elinde patates cipsi, birinin elinde çekirdek konuşuyorlar. Birbirlerine bir şeyler söyleyip gülüyorlar fakat o duymuyor. Hoca gereğinden fazla gecikmiş, öğrencilerin sabrı taşmış anlaşılan… O an kendi sınıfı geldi aklına: Birbirinin açığını yakalamaya çalışan insanlarla doluydu. İçlerinde onu sevenler vardı tabi ama onlarda bir yere kadar sabredebildiler Semih’ in başına gelen anormal olaylara. Diğerleri her zaman onu yargılamışlar; yardım eli uzatmak şöyle dursun, birisi onunla bir keresinde dalga bile geçmişti. Cevabını almasına almıştı almasına ama, Semih’i üzmüştü de. Hayallerinden sıyrılıp, belki de hiçbir zaman bu kadar mutlu olamayacak insanları izlemeye devam etti. İki önündeki sıradaki bir çift göz dikkatini çekti. Bir an göz göze geldiler; kız ona gülümsüyordu. Kendisi de gülümsüyordu sınıfı izlerken ama fark etmemişti. Kıza dikkatlice baktığında düz sarı saçlarını, güzel yüzünü, küçük burnunu ve altında ‘’bir sanatkar tarafından yerleştirildim’’ dercesine duran minik ağzını fark etti. Kızla yeniden göz göze geldiler; yeniden gülümsediler. Bu sefer arkadaşlarına karşı sevecen tavırları, etrafa mutluluk saçarcasına yaptığı hareketlerine dikkat kesildi . ‘’Nasıl bu kadar cömert bir şekilde mutluluk dağıtıyor ki?’’ dedi iç sesi. ‘’Sanki sesinin değdiği yatalak hastaları ayaklandıracak’’. ‘’Aman Allahım! Bunlar nasıl gözler? İnsan acaba bakmaktan sıkılabilir mi?’’ dedi içinden ama bilinci yetişememiş arkada kalmıştı ki:
-          Çekirdek alır mısın? dedi. Kolunu uzattı, onun dökeceğini sandı. Fakat zar zor yetişebilmişti kız, çekirdeği dökemedi.
-          İçinden alsana!
‘’Hayır’’ diyemedi ve biraz alıp teşekkür etti. Kız nereli olduğunu sordu, o cevapladı. Kaçıncı sınıf olduğunu sordu, o cevapladı. Kız dediklerini duyamadı, hemen önündeki sıraya oturdu. ‘’Aman Allahım! Yaklaştıkça güzelleşiyor.’’
Kız sordu, o hep cevapladı ama otomatiğe geçtiğini kız sınıftan çıktıktan sonra anladı. ‘’Hareketleri ne kadar çekici! Bakışları ne kadar hesapsız!’’ Gözlerine baktıkça içindeki o tatlı ılıklığı tanıyamadı. Gözlerinde kötülük aradı; bulamadı. Herkesin, bir şeyler sorarkenki; o hep içinde ‘’acaba’’ olan, kuşkulu kelimeler yoktu bu gözlerde. Kızın gözleri, insanların gözlerinden fışkıran kin, nefret, kuşku, kıskançlık, yetersizlik gibi kötü hislerden, içinde oluşan birikintiyi eritecekmiş gibi geldi Semih’e. İçinde şükran duyguları uyandı bu daha tam olarak tanımadığı iki gözün sahibine. Çünkü yalnızca bir bakışıyla fark etmeden de olsa bir şeyleri değiştirmişti.
‘’Hayatta sıcak bir bakışın yumuşatamayacağı hiçbir katı yürek yoktur. Acımasız dünyanın tüm çirkinlikleri beynimize hücum ederken; gözümüzden, kulağımızdan girmek zorunda kalır. Beynimizin kirlendiği yetmezmiş gibi, zamanla girdikleri yerlerde birikerek duyularımızı başkalaştırırlar. Güzel görüneni görememeye, güzel konuşanı duyamamaya başlarız. Bunların kaynağı bu duygularımızdaki kirlenmedir işte. Bu kirliliği temizleyecek şey, çıkar beklemeden yapılan davranışlar; davranışlara da temizleme özelliğini katan masum ve hesapsız duygulardır. ’’

SUÇ VE CEZA


Bazen bir şey yapmazsın. İnsanlar yaptığını zannedip seni suçlarlar. Onlarla hiç konuşmazsın bunu, konuşamazsın; çünkü dinlemezler seni. ne olup bittiğini anlamaya çalışmaz; kendi düşündüklerini, sanki sen de düşünmüşsün gibi davranırlar. sormaya bile gereksinim duymazlar. ardından susmalar başlar. sanki herşey konuşulmuş ve suçlu bulunmuş gibi...
Ama ortada ne yapılmış bir şey vardır, ne de bir suçlu. sadece suçlayan ve suçlanan vardır.
SN

BİR İHTİMAL DAHA VAR


 Hayatta herşeyin gidişi ihtimallerin elindedir. Daha doğmadan girer ihtimaller hayatımıza. Cinsiyetimize bile o karar verir. Nerede doğacağımıza , kimin çocuğu olacağımıza... İlk kime aşık olacağımıza bile o karar verir.
Okula ilk başladığımızda gözümüzün tam içine kim en sıcak bakışı atmışsa, O’dur ilk aşkımız. Onu düşünürüz her fırsatta. Eve gittiğimizde annemiz bizi azarlarken bile ‘o’ olur yanımızda, tam gözümüzün önünde. Bisiklet sürmeye yeni başladığımızda ilk hangi direğe çarpacağımıza ‘ihtimaller’ karar verir. Biz demeyiz ki ‘gideyim de şu direğe bir çarpayım’. Hangi cipsin içinde bedava olduğunu bilemeyiz; sevinip bedava bir cips alma, ya ihtimallere kalmıştır ya da paketleri mıncıklayıp ihtimal hesaplarına hile karıştırmaya…
İhtimaller hayatın içinde de vardır. Babamız okuyup adam olma ihtimali için göndermiştir bizi okula ya da annemiz ödevini yapar ihtimaliyle gönderir odamıza. Biz de başarılı olurum ihtimaliyle ders çalışırız. İleride büyük adam olma ihtimalimiz için kafa yorar, eğlenilebilecek en güzel zamanlarımızı bu ümitle, dirsek çürüttüğümüz sıralara bağlarız. Daha uzun bir süre mutlu olmak için erteleriz küçük mutluluklarımızı.
İhtimaller biz anlamasak da bizi o kadar sarmalar ki; ilk başlarda hesaplayamazken, büyüdükçe hesaplamaya başlarız başarılı olma ihtimalimizi. Okulda ihtimal hesaplamayı öğretirler hatta. Ama orada öğretilen, normal hayatta işe yaramaz. Başkadır gerçek hayatın ihtimal hesaplaması.
 İhtimal hesaplarına o kadar takarız ki, çoğunlukla tutmasa ve biz hep yanlış hesaplamış olsak bile yine de bıkmayız hesaplamaktan. ‘Hadi be kemik’, ‘Bu kız bana bakar mı acaba?’, ‘Bu dersten %70 kalırım’, ‘Ya tutarsa’, ‘Allah’ım sınavı kazanayım, namaza başlayacağım’… İhtimalleri kendi lehimize çevirebilmek için Allah’la bile pazarlığa gireriz. ‘ Sonunda yine her şey olacağına varır.’
Bir kızla karşılaşırsın ve sana öyle güzel bakar ki, daha önce gördüğün hiçbir göz sana böyle güzel bakmamıştır. Onun seni sevebilme ihtimalini hesaplarsın hareketlerinden. Oran cazipse onu sevebilme ihtimalini hesaplarsın, yoklarsın kalbini. Nefesin daralıyorsa onun yanında ve kalp atışların normalin üzerinde seyrediyorsa bir ilişkiye başlamaya karar verirsin ve ona belli edersin. Ondan da beklediğin doğrultuda bir cevap almışsan yaşamaya başlarsınız aynı hayatları. Aynı Zamanı paylaşırsın onunla. Beraber geçirdiğiniz zaman sadece ikinize aittir. Onu önceki hayatında hiç tanımamana rağmen birden tüm hayatını anlatmak istersin. Onun hak vermesini istersin sana ve yaşadıklarına. Daha önceki anlarında yanında olmasa bile, oradaymışçasına bilmesini istersin. Onun hayatını bilmek istersin; acı tatlı hatıralarıyla. Kim üzmüşse onu, hepsinin canını yakmak istersin. Onun yanındayken zaman hiç geçmesin istersin; onun da aynı şeyleri hissettiğini umarak. Duygularını anlatamadığın, kelimelerinin yetersiz kaldığını hissettiğin anda şarkılar yetişir imdadına ve ona en güzel aşk şarkılarını söylersin. O da eşlik eder gönlünden dökülen nağmelere. Sen hızlı gitmişsindir; durmaya ve onun da sana yetişmesini beklersin. Eşit olalım istersin severken bile. Yakınlaştıkça kendini daha bir güvende hissedersin çünkü baştan beri gitme ihtimali vardır ve yaklaştıkça bu ihtimal azalacaktır.
Ama yaptığın onca hesap, mükemmel olsun, hiçbir yanlış olmasın diye çabalamaların boşadır. Bu bitmesini hiç istemediğin günlerin ertesinde ‘O’ gider. Kendine kızarsın ilk önce. Hesaplamayı unuttuğun şeylerin olduğunu fark edersin. Senin bile hatırlamayı istemeye istemeye unuttuğun; geçmişinde bir yerlerde, sana göre hayatta yapılması gereken hatalar, ama ‘O’na göre büyük yanlışların olabilir. Bunları yapmış olman seni yanlış bir insan yapmaz ama gel de anlat zaman geçtikten ve her şey olup bittikten sonra.
Kızacak senden başka kimse yok! Oyunu kurallarına göre oynamazsan birisi sana gelip hatırlatır kuralları. Hesabını doğru yapamaz, her karşına çıkanla mutlu olacağına inanırsan sana hiçbir psikolog yardımcı olamaz. Adımlarını ölçülü atmaz, kemiği ölçmeden yutarsan zararı yine sana olur. Peki aklındaki ‘’neden’’ leri ne yapacaksın? Onları soracağın bir ‘’muhattap’’ da yok artık. Bu soruların tek muhatabı ‘O’ olabilirdi; onu da gönderdin yanından. Halbuki arkadaş kalmak istemişti seninle. Aman öyle şey mi olurmuş. Onu ancak çaresizler yapar. Kim sevdiğinin yanında olup ona dokunmadan, tatlı bir söz söylemeden, tam gözlerinin içine bakmadan yaşayabilir. Bunu yapan birisi ya tecrübesizdir, ya da çaresizdir. Daha önce çıkmamıştır karşısına onu çok seven birisi. Sevemediği ya da hatasından ötürü ayrıldığı birisinin, yalvaran gözlerindeki  bakışının yakıcılığını tatmamıştır daha önce. Gerçek aşkın ne olduğunu bilmiyordur; karşısına çıktığında tanımaz. Ona aşkı anlatanlar genelde ağzı iyi laf yapan şehirli züppeler olmuştur ve ‘O’ seni de onlardan birisi zannetmektedir. Bilmezler ki dünyanın yaratılmasının amacının bile sevgi olduğunu.
Kim tahmin edebilir çok mutlu olduğu zamanlarda düşebileceğini. Bugün gülerken kimin aklına gelir yarın ağlayabileceği. Hayatta hep tahminler yapmaya, başımıza gelebileceklerin ihtimalini hesaplamaya çalışırız. Ama hayat hesaba katılamayacak kadar çok değişkeni barındırır. Hesap yaparken içinde bulunulan zamanı kaçırabiliriz. Elimizden geldiğince iyi bir insan olmaya çalışmalı karşımıza çıkan her fırsatı sonuna kadar kullanmalıyız. Sonuçta mutluluğu veren geri almayı da bilir; hüznü gönderen sevinci de hiç beklemediğimiz anda bahşedebilir. Yine hayat öğretiyor bütün bunları. Sen de üzülme artık: Gidene, pişman olmanın ne olduğunu da senden sonra gelenler öğretir. Elindekinin kıymetini bilmeyen insanoğlu, hep ütopyalar peşinde ömrünü tüketse de asıl mutluluğun yaşadığı anın içinde gizli olduğunu gün gelip de anlayacaktır elbet…

SON DURAK

Artık insanlar yaptıkları her işin,ettikleri her lafın beğenilmesini istiyorlar,yorum yapılmasını bile kabul etmiyorlar. Nasıl bu kadar kendinden emin olabiliyorlar;başka bir doğrunun da olabileceği gerçeğini gözardı ediyor?Bilmiyorlar mı her doğru ya kutsal bir kaynaktan(kur'an) gelmeli yada kollektif bir bilincin ürünü olarak yüzyıllar içinde ortaya çıkmış olmalı ki GERÇEK DOĞRU olsun.
İnsanlar nasıl oluyor da kendi kararlarına bu kadar sıkı sıkıya bağlanabiliyorlar? Nasıl oluyor da Hayatın ne getireceğini bilmeden;karşısındakinin ne diyeceğini,ne düşündüğünü umursamadan kafalarının dikine gidebiliyor?Bu şuna benziyr:birini yaptığı bir yanlış nedeniyle suçlarsınız ve onun kendisini savunmasına bile fırsat vermeden dönüp arkanızı gidersiniz...sanki siz dinlemeyince,karşınızdaki söyleyeceklerini düşünmeyeck,varılan son karar sizinki olacak.karşındaki de sen onu dinlemeyince senin dediğini tutacak,emirlerini(!)harfiyen yerine getirecek gibi,sanki buna mecburmuş gibi. unutma bir yolcu durakta,diğer otobüs gelene kadar bekler!!! SN

GEVEZE KURBAĞA İLE ŞIMARIK PRENSES

Sen etrafındakiler tarafından fazlaca şımartılmış, her dediği abartılmış bir prensestin; bense kendi cümlelerinin bataklığında, şaşkın bir kurbağa ama prens olma potansiyelinde bir kurbağa. Öpmeye fırsat bulamadan basit ve pis kurbağa olduğuma inandırdılar, kandırdılar seni. Ne yapabilirdim ki? Keşke biraz akıllı olup görebilseydin perde arkasında dönen dolapları! Yazar:Sami Nurbaki

5 Aralık 2012 Çarşamba

Hayatı akışına bırakma!

Uzun zamanadır yapmayı planladığım bir şeydi blog yazmak. Fakat nedendir bilinmez, etrafımda seslenebileceğim bir topluluk olduğu halde - bunu yapanların da çokluğundan müzdarip olarak - erteliyordum bu merakımı. Keşkelerin bataklığına her geçen gün biraz daha kayarken, ihtiyaçlar hiyerarşisindeki bir basamaktaki ihtiyacımı da karşılayayım dedim ve bu işe soyundum. Herkes yazdığımı beğensin diye bir amaç gütmüyorum. Ben sadece yazmak için yazacağım ve gerçekten olmuşsa zaten okurunu bulacaktır bu. Hayatımı değil, gün içindeki izlenimlerimi ve bunlarla alakalı naçizane fikirlerimi paylaşacağım. Bunu okuyan herkese MERHABA :)