26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bu Yol Nereye Gider?




Birisiyle yeni bir hayata başlarken nasıl da hiç bitmeyecekmiş gibi mutlusundur. Daha önce yaşadıklarınızdan bahsetmezsiniz bile bazen. Ama gün gelip de ayrılık vakti gelince o kadar zaman, bu kadar bilinmezle nasıl olup da başa çıktığına şaşırır insan. İlk buluşmanın heyecanı ve hayalindeki insanı oluşturabileceğini düşündüğün bir hammadde... Her gün bütün istenmeyen davranışların değişeceğine olan inancın eksilmesi ve zamanla ümitsizliğin gelip yerleşmesi…
Bütün bunlar olurken belki de karşıdaki senin onun hayatının dönüm noktası olduğunu anlıyor ve sana git gide bağlanıyor. Mealen sen uzaklaşırken o yaklaşıyor. Sonlara doğru neden ben böyle bir hata yaptım, neden böyle bir insanla yola çıktım diye düşünürken tüm bağları koparan bir kavga. Her şey hiç başlamamış gibi eski haline dönüveriyor. Karşındaki inmesi gereken durağı uyuyakalarak kaçıran yolcu şaşkınlığında olaylara anlam vermeye çalışıyor.
Hayatın ne zaman yüzüme güleceğini bilmeden yaşıyoruz. Belki yanından yüzüne bakmadan geçtiğimiz bir insanda gizli, mutluluğumuzun sırrı; ama bilemiyoruz. Belki sınıfımızda her görüşünde iç çeken, ama bizim daha parlak ışıklara dalmışken fark etmediğimiz sönük birisinde. Neden insanlardan gülümsememizi esirgiyoruz? Onlara samimi sıcacık bir bakış o anlarını, günlerini belki de tahmin edebileceğimizden daha uzun bir zamanını değiştirecek. Ne zaman bu kadar cimri olduk biz? Ne zaman vermeyi unuttuk, bedava sahip olduklarımızı; kim unutturdu bize? Ne zaman kuşkuyla bakar olduk en yakınımızdakilere?
Hangi milletin tarihinde bu kadar aşk hikayesi, bu kadar sevgi vardır; araştırın bakalım. Biz insanı, insan olduğu için seven, gerektiğinde tek lokmasını aç bir insanla, hadi insanı geçtim bir köpekle paylaşan bir milletiz. Zaman geçip, bilim ilerledikçe kendimizi daha iyi tanıyıp, mükemmele bir adım daha yaklaşmamız gerekirken her geçen gün insanlıktan daha da uzaklaşıyoruz. Kendimize yabancılaşıp, medeniyeti zamanıyla bizden çalmış olanlara benzemeye çalışıyoruz. Söylesenize: Biz nereye gidiyoruz?

Ne mi gördüm?



Elinde iPhone5 i ile görüntü kaydetmeye çalışan kız belinin açılmasına ve arkasındaki gözlere aldırış etmeden eylemi kaydetmeye devam etti. Yan tarafımdaki gençler çıkartmış s3, note 2 telefonlarıyla arkadaşlarını arayarak gösterinin süper ötesi olduğunu buraya gelirlerse acayip eğleneceklerini söylüyordu. Yan tarafımdaki teyze gençlerin sesine erişmek için olanca gücüyle bağırıyordu. Öteki tarafımda bir amca hanımıyla kol kola girmiş kalabalığı gülümseyen gözlerle seyrediyordu. Bu kadar insanın burada toplanmasının ne kadar güzel olduğunu düşünürken yan tarafımdaki lise çağındaki arkadaşlar parliament sigaralarını tüttürmeye başladılar ve çevrelerine verdikleri rahatsızlığı önemsemeden rayban gözlüklerinin üstünden etrafı kesmeye devam ettiler. Çevremde gördüklerimin geneli (geneli diyorum çünkü içlerinde az da olsa inanarak buraya gelmiş olanlar vardı) burjuva takımı ve onun çocuklarıydı. Hayatı boyunca hiç ezilmemiş ve bundan sonra da büyük olasılıkla ezilmeyecek olan mutlu azınlık. Hallerinden memnun değil olmaları gerekiyordu böyle bir gösteriye katılmaları için ama onları ırgalayan bir şey yoktu akla gelecek. Saat 10dan sonraki içki yasağını protesto etmeye gelmişlerdi büyük ihtimalle. Ama bunun bu kadar büyük bir eylem gerektirmediğini bilecek kadar fikri olgunluğa sahip olduklarını da zannetmiyorum.
Bir taraftan bir taraf itiş kakış ilerlerken kendimi hiç de iyi hissetmiyordum. Buraya hakkımı aramaya ve avazım çıktığı kadar bağırarak özgür olduğumu bir anlık olsun hissedecektim. Size söylenen her şeyi kabul etmek zorunda olduğunuz; mesela  ilkokulda gidilen resmi bayramlardaki geçit törenlerinde kendinizi koyun gibi hissettiğiniz olmuştur. Bugün yürürken aynı hissi yeniden yaşadım. Bu insanlar koyun olmadıklarını iddia ediyorlardı göğüslerini gererek ama en fazla farklı yöne giden bir koyun sürüsüydüler farkında olmadan. Ne bir konuşma yapıldı ne de bu gösterilerin amacının ne olduğu konusunda halk bilgilendirildi. Varsa yoksa slogan, gürültü; hep de aynı laflar. Çevremizde nereye gideceğimizi söyleyen elinde megafon olan zatlar( çobanlar) vardı sadece. Eminim içlerinde neden orada olduğumuzu bilmeyenler bile vardı. Sadece farklı görünmeye çabalayanlar için gibiydi gösteri. Duygulanmadım hiç, bağıramadım bile. İçimde bir ses bir şeylerin yanlış yapıldığını söylüyordu. Toplumun orta kesimi orada değildi. Eğer bu ezilen bedenlerin ve kandırılan beyinlerin başkaldırısı ise, bu insanlar gerçekten orada olması gereken insanlar değildi. Demokrasinin bir gereği olan “gösteri yapma” hakkını kullanıyorlardı ama en azından oradakilerin amacı tam olarak o değildi. İşin ruhuna aykırı olan buydu. Her kafadan ayrı bir ses çıkması bir yana samimiyet eksikti. Göz görmese de kalp hissederdi bunu. Sadece ben; sağa sola saldırmaya başlayan, enerjisini akıtacak başka mecra bulamamış, hak aramayı bilmeyen çünkü haksızlığa uğramamış bir iki tane genci sakinleştirdim. Kimse provake etmeden bu kadar tetikte olanlar için bir tane provakatör yeterdi ama çok şükür öyle birisi çıkmadı ve gösteri başladığı gibi tadında devam etti.

Hazır başlamışken değinmeden geçmeyeyim: Polis de emekçi ve orta tabakanın insanıdır. Dağıtmaya çalıştığı halk kendi arkadaşları bile olsa verilen emirleri uygulamakla yükümlüdür. Kalben sizi desteklese bile belki de bildiği tek şeyi yapmaya devam edebilmek için emirleri yerine getirmek zorundadırlar. Aşırı güç kullananlarında celallenerek polise saldıran kişilere karşı sabredemeyen polis kardeşlerimizin yaptığını düşünüyorum. “simit sat ama onurunla yaşa” tarzı laflar edenleri şiddetle kınıyorum. Yeri geldiğinde hayat kadınlarını bile yaptığı işi önemsemeyerek destekleyenlerin bu tarz laflar etmelerini bencillik olarak yorumluyorum.
Yapılan gösteriler uzun zamandır uyuyan bir toplumun aslında bir gözünün açık beklediğini göstermiştir. Bunun daha önce olması gerekse de “geç olması hiç olmamasından iyidir.” Memnuniyetimizi dile getirmeliyiz. Medyanın suskunluğu, ekmek veren eli ısırmama ahlakıdır, hoş görmek gerekir.
Bir yazılıda sorulan sorular ne kadar açık uçlu olursa olsun, öğretmenlerin istediği cevap tektir. Öğrencilerin birçoğu yanlış cevap verse; yani kendilerine göre doğru olan, ama aslında yanlış olan kararda hemfikir olsalar bile bu, gerçeği değiştirmeyecektir. Neden öğretmenin dediğinin doğru olduğu ayrı bir tartışma konusu: bazen sadece sınıfın hakimi o olduğundan doğrudur dedikleri.