Uzun süredir etkisini sürdüren serin hava yerini güneşli bir
güne bırakmıştı. Her zaman olduğu gibi öğrenciler derse istemeye
istemeye gelmişlerdi. Havanın ısınmasına sevinip ötüşen kuşlar gibi
mutluydular bir yandan da.
Semih okulunu uzatmış bir
öğrenciydi. Ama bunun mesuliyeti tamamen ona da ait değildi. Başarısız
her öğrenci gibi suçu hocalara atıyor, sinirlendiğinde de içinden onlara
hep kızıyordu. Halbuki buraya geldiğinde böyle olabileceğini söyleseler
güler geçerdi. İlk görenlerin hep dikkatini çekmiş, kısa zamanda bir
sürü arkadaşa sahip olmuştu. Üniversitenin namını eskiden beri duyduğu
için de hiç gözü korkmamıştı bu popülerlikten. Tanıştığı insanlar çeşit
çeşit… hepsini kafasında kendine has özelliğiyle kodlamıştı. Hani birini
sorsanız, hemen o şahsa özel görüntü gelir ve anlatmaya başlardı.
Arkadaşlarının aklında da ‘’hareketli’’ diye kodluydu. Bir dakika
yerinde duramaz, arkadaşları da onu bu huyundan dolayı az
eleştirmezlerdi hani.
Babası sıcakkanlığını, insanlarla hemen içli
dışlı olmasını, (hiç göstermese ve çoğu inanmasa bile) saflığını
bildiğinden, disipline olması için dini bir cemaatte kalmasını
istemişti. Cemaat evinde herkes ona çabucak alışmış fakat tam olarak
kabullenememişlerdi. Onun hareketlerini kendi çerçeveleri içinde
değerlendirmişler; geçer not vermemişlerdi. Semih’e; söylediklerinde
umursamayacağını bildikleri halde nutuk atıyorlar, eleştiriyorlar… Bir
süre sonra (kendi düşüncelerine göre) düzelmeyince ipleri hepten
koparmaya karar verdiler. Fakat işin garibi bunu Semih’in bilmemesiydi.
Ona kötü davranıyorlar ama o, onların hakkında verdikleri kararın
farkında değil.Cemaatten çıktıktan sonra birkaç defa ev değiştirdi.
Neredeyse her gruba girip çıktı. Fakat aradığı samimi davranışları
hiçbirisinde bulamadı.
Arkadaşları arasında tabi ki kızlar vardı.
Üniversitedeki kızlar hakkında görüşleri hergün değişiyordu çünkü her
gördüğü, tanıdığı kız ona farklı şeyler öğretiyordu. Okuduğu kitaplarda
kızları ve aşkı tanımasına katkı sağlıyordu. Hatta bir seferinde Nazan
BEKİROĞLU’ nun ‘’ Yusuf ile Züleyha ’’ sını okumuş, orada anlatılan aşka
aşık olmuştu. O heyecanla aşık olmayı çok istedi ama nasip olmadı ona.
Hiç birisine bağlanıp körü körüne aşık olamadı. Ama o kadar istedi ki
bunu bir süre sonra hayatının düzene girmesini bile buna bağlayacak
kadar hayale daldı. Aramaktan yoruldu bir gün ve aramayı bıraktı.
Bırakması okuluna odaklanmasını sağladı. Geride o kadar ders bırakmıştı
ki toplaması zaman aldı. 5. Senesinde bitirebilmeyi umuyordu ki hoca
alttan aldığı bir dersin açılmadığını ve seneye alabileceğini söyledi.
Semih ilk başta hocanın onunla dalga geçtiğini sandı ama işte böyle bir
saçmalık onun başına gelmişti. Bu sene 6. Sınıf: yine bitirmeye
çalışıyor.
Başına gelenleri düşündü: Bu şehirden ne zaman gitmeyi
kafasına koysa, bir engel çıkıyordu. Ne vakit ‘’ Yeter artık,bu sene
bitireceğim’’ dese, bir şeyler oluyor ve yine gidemiyordu. ‘’ Belki de
‘’ dedi, ‘’Belki de benim kaderimde hala bu şehirde olmak var’’. Şimdiye
kadar dört bir yandan çekiştirildiğini fark etti. Ailesi onun okulu
bitirip sılaya dönüşünü bekliyor ama o bitiremiyor… Çok defalar buraya
yerleşmeyi düşündü ama bu şehre ait acı tatlı hatıralarını unutmayı
istiyordu.
Okula geldiğinde Ersin’ i aradı ilk önce. Çünkü o
biliyordu hangi sınıfta derse girildiğini. Ondan gelen mesajla sınıfa
yöneldi. Sınıfa girdi ve Ersin’in yanına oturdu. Sınıf öyle hareketliydi
ki ‘’ Havaların ısınması herkesin kanını kaynatmış galiba ‘’ diye
düşündü. Ersin’in anlattıklarını duymazdan gelip sınıfı seyretmeye
başladı. Erkekler sol taraftaki sıralarda oturmuşlar; hararetle,
gürültüden duyamadığı bir şeyler tartışıyor, kimi de birbiriyle
şakalaşıyor. Sağ taraftaki sıralar neredeyse tamamen kızdı. Kendinin
oturduğu sıralar karışıktı. İki önündeki sırada üç kız arkadaş oturmuş,
birinin elinde patates cipsi, birinin elinde çekirdek konuşuyorlar.
Birbirlerine bir şeyler söyleyip gülüyorlar fakat o duymuyor. Hoca
gereğinden fazla gecikmiş, öğrencilerin sabrı taşmış anlaşılan… O an
kendi sınıfı geldi aklına: Birbirinin açığını yakalamaya çalışan
insanlarla doluydu. İçlerinde onu sevenler vardı tabi ama onlarda bir
yere kadar sabredebildiler Semih’ in başına gelen anormal olaylara.
Diğerleri her zaman onu yargılamışlar; yardım eli uzatmak şöyle dursun,
birisi onunla bir keresinde dalga bile geçmişti. Cevabını almasına
almıştı almasına ama, Semih’i üzmüştü de. Hayallerinden sıyrılıp, belki
de hiçbir zaman bu kadar mutlu olamayacak insanları izlemeye devam etti.
İki önündeki sıradaki bir çift göz dikkatini çekti. Bir an göz göze
geldiler; kız ona gülümsüyordu. Kendisi de gülümsüyordu sınıfı izlerken
ama fark etmemişti. Kıza dikkatlice baktığında düz sarı saçlarını, güzel
yüzünü, küçük burnunu ve altında ‘’bir sanatkar tarafından
yerleştirildim’’ dercesine duran minik ağzını fark etti. Kızla yeniden
göz göze geldiler; yeniden gülümsediler. Bu sefer arkadaşlarına karşı
sevecen tavırları, etrafa mutluluk saçarcasına yaptığı hareketlerine
dikkat kesildi . ‘’Nasıl bu kadar cömert bir şekilde mutluluk dağıtıyor
ki?’’ dedi iç sesi. ‘’Sanki sesinin değdiği yatalak hastaları
ayaklandıracak’’. ‘’Aman Allahım! Bunlar nasıl gözler? İnsan acaba
bakmaktan sıkılabilir mi?’’ dedi içinden ama bilinci yetişememiş arkada
kalmıştı ki:
- Çekirdek alır mısın? dedi. Kolunu uzattı,
onun dökeceğini sandı. Fakat zar zor yetişebilmişti kız, çekirdeği
dökemedi.
- İçinden alsana!
‘’Hayır’’ diyemedi ve
biraz alıp teşekkür etti. Kız nereli olduğunu sordu, o cevapladı.
Kaçıncı sınıf olduğunu sordu, o cevapladı. Kız dediklerini duyamadı,
hemen önündeki sıraya oturdu. ‘’Aman Allahım! Yaklaştıkça
güzelleşiyor.’’
Kız sordu, o hep cevapladı ama otomatiğe geçtiğini
kız sınıftan çıktıktan sonra anladı. ‘’Hareketleri ne kadar çekici!
Bakışları ne kadar hesapsız!’’ Gözlerine baktıkça içindeki o tatlı
ılıklığı tanıyamadı. Gözlerinde kötülük aradı; bulamadı. Herkesin, bir
şeyler sorarkenki; o hep içinde ‘’acaba’’ olan, kuşkulu kelimeler yoktu
bu gözlerde. Kızın gözleri, insanların gözlerinden fışkıran kin, nefret,
kuşku, kıskançlık, yetersizlik gibi kötü hislerden, içinde oluşan
birikintiyi eritecekmiş gibi geldi Semih’e. İçinde şükran duyguları
uyandı bu daha tam olarak tanımadığı iki gözün sahibine. Çünkü yalnızca
bir bakışıyla fark etmeden de olsa bir şeyleri değiştirmişti.
‘’Hayatta
sıcak bir bakışın yumuşatamayacağı hiçbir katı yürek yoktur. Acımasız
dünyanın tüm çirkinlikleri beynimize hücum ederken; gözümüzden,
kulağımızdan girmek zorunda kalır. Beynimizin kirlendiği yetmezmiş gibi,
zamanla girdikleri yerlerde birikerek duyularımızı başkalaştırırlar.
Güzel görüneni görememeye, güzel konuşanı duyamamaya başlarız. Bunların
kaynağı bu duygularımızdaki kirlenmedir işte. Bu kirliliği temizleyecek
şey, çıkar beklemeden yapılan davranışlar; davranışlara da temizleme
özelliğini katan masum ve hesapsız duygulardır. ’’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder