Gerçekten bilmiyorsun değil mi? Sana gönderdiğim her şarkıda hislerimi paylaştığımı, yüzüne her baktığımda geleceğimi planladığımı; sana yazarken ellerimin titrediğini, beni anladığını düşünerek yüzüme yayılan gülümsemeyi…
Bana sorsalar biz birbirini milyonlarca yıldır keşfetmeye çalışan iki bilim adamı, yeni diyarlar görme tutkusuyla yola çıkmış ama yolda kaybolmuş kaşifleriz. Sevmeyi unutmuş, bunun için umut etmekten bile vazgeçmişken gerçeği yakalamış iki hayalperest. Bu kadar karanlıktayken neden ışığı aramadık ki diye hayıflanacağız belki biz “bir” olduğumuzda ama bundan hala bihaber cahilleriz biz.
Sana tüm hissettiklerimi söyleyebilseydim ne kadar güzel olurdu biliyor musun? Titreyen ellerim, muhatabıyla buluşur, söyleyemediğim sözlerim kulağına ulaşırdı. Her günümüzü bir öncekinden daha mutlu olmak için savaşarak geçirir, sadece birbirimizi anlayamadığımızda üzülürdük, ayrı kalınca değil. Daha önce yaşayamadıklarımıza inat tüm yaşanmamışlıklarımızın acısını çıkartır, daha önce hiç gülmediğimiz kadar gülerdik beraber. Bütün bu karamsarlık da yerini “bir gün biter mi acaba” korkusuna bırakırdı ama küçücük, ufacık bir korku sadece. Bunca zaman sonra bulmuşken ayrılmak kolay olmasa gerek, değil mi?
Sana hissettiklerimi söyledikten sonra cevabını beklemeye yüreğim dayanmazdı ki. Her saniye açıp açıp mesaj göndermiş diye bakarak, telefonun kapağını bozardım kesin. Tabi bir de olmama ihtimali var. Bu, bahsettiğim “ihtimaller evreni” nde kendi içine çökerek kara deliğe dönüşür; beni ve tüm bu duygu karmaşasını içine çekerdi. Beraberinde gelen, bu yazılarda yazılmayarak “yaşanmamışlıklar evreni” nde canlanır ve yaşamına orda devam ederdi. Geceleri ortaya çıkarak beni uyutmayan “keşkeler panayırı” , “sen ve ben” oyununu sahnelerdi. Seyircisi bir tek ben olurdum ama çok alkış alırdı, emin ol.
Düşündükçe diyorum ki; acaba hiç söylemesem de sessizce mi sevsem seni? Bilsen de sana bayıldığımı, bilmiyormuş gibi yapıp beni kıvrandırsan. Korkunç sahneler izlemektense, bilim-kurgu olsun aşkımız; olması mümkün olmayan bir şehirde, birbirini hiç kimsenin bilemeyeceği kadar çok seven iki uzaylı gibi.
Bana sorsalar biz birbirini milyonlarca yıldır keşfetmeye çalışan iki bilim adamı, yeni diyarlar görme tutkusuyla yola çıkmış ama yolda kaybolmuş kaşifleriz. Sevmeyi unutmuş, bunun için umut etmekten bile vazgeçmişken gerçeği yakalamış iki hayalperest. Bu kadar karanlıktayken neden ışığı aramadık ki diye hayıflanacağız belki biz “bir” olduğumuzda ama bundan hala bihaber cahilleriz biz.
Sana tüm hissettiklerimi söyleyebilseydim ne kadar güzel olurdu biliyor musun? Titreyen ellerim, muhatabıyla buluşur, söyleyemediğim sözlerim kulağına ulaşırdı. Her günümüzü bir öncekinden daha mutlu olmak için savaşarak geçirir, sadece birbirimizi anlayamadığımızda üzülürdük, ayrı kalınca değil. Daha önce yaşayamadıklarımıza inat tüm yaşanmamışlıklarımızın acısını çıkartır, daha önce hiç gülmediğimiz kadar gülerdik beraber. Bütün bu karamsarlık da yerini “bir gün biter mi acaba” korkusuna bırakırdı ama küçücük, ufacık bir korku sadece. Bunca zaman sonra bulmuşken ayrılmak kolay olmasa gerek, değil mi?Sana hissettiklerimi söyledikten sonra cevabını beklemeye yüreğim dayanmazdı ki. Her saniye açıp açıp mesaj göndermiş diye bakarak, telefonun kapağını bozardım kesin. Tabi bir de olmama ihtimali var. Bu, bahsettiğim “ihtimaller evreni” nde kendi içine çökerek kara deliğe dönüşür; beni ve tüm bu duygu karmaşasını içine çekerdi. Beraberinde gelen, bu yazılarda yazılmayarak “yaşanmamışlıklar evreni” nde canlanır ve yaşamına orda devam ederdi. Geceleri ortaya çıkarak beni uyutmayan “keşkeler panayırı” , “sen ve ben” oyununu sahnelerdi. Seyircisi bir tek ben olurdum ama çok alkış alırdı, emin ol.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder